Yazmak güzel şeydir; ben de naçizane dört yılı aşkın bir süredir bu sayfalarda sizlerle beraber olmaya çalıştım; ve bundan sonra da inşallah yine böyle devam edecek.

Her kadının içinde küçük bir kız saklı

24/3/2007 · Kategori: Hikayeler

Bülent, avucunu açmış kendisine doğru elini uzatan adama ters ters baktı. Elli yaşlarında gösteren adam, o görmeye alıştığı hırpani kıyafetli dilencilere benzemiyordu. Üzerindeki giysiler eski fakat temizdi. Yüzü de sağlıklı görünüyordu. Sapasağlam adam, gidip çalışacağına dileniyor, belki benden daha zengindir diye düşündü. Alaycı bir ses tonuyla, "Ekmek parası mı istiyorsun?" diye sordu."Hayır, çikolata parası lazım!" diye yanıtladı adam.

Bülent adamın ciddi mi konuştuğunu, yoksa dalga mı geçtiğini anlayamamıştı."Bugün karnınız doydu üstüne tatlı mı istedi canınız?" dedi. "Fakirin canı mı olur ki, tatlı istesin beyim. Bugün karımın doğum günü, ona çikolata götürmek istiyorum. Otuz yıllık evliliğimiz boyunca ona bir kez bile yaş pasta alamadım. Ama her doğum gününde mutlaka çikolata götürdüm" dedi adam.

Bülent o akşam karısıyla kavga etmiş, kapıyı çarpıp kendini sokağa atmıştı. Sahile kadar yürümüştü. Denizi seyretmek de onu rahatlatmamıştı. Karısının evde ağlıyor olduğunu bildiği için, hiçbir şey onu rahatlatmıyordu. Dilenciyle konuşurken biraz kafası dağılmıştı. "Söyledikleri gerçek mi acaba" diye düşündü.

- Cebinde çikolata alacak para yok mu şimdi?

Adam ceplerini boşalttı, nüfus cüzdanından başka şey çıkmadı.

- Ben dilenci değilim. Günlük çalışırım, ne iş bulursam yaparım. Bugün bütün gün iş aradım, aksilik bu ya, bulamadım.

- Dilenecek kadar çok mu seviyorsun karını?

- Hem de çok seviyorum. Otuz yılımı aydınlattı o benim.

- Aşk, hem de otuz yıl süren aşk. Aşkın ömrü en fazla üç yıl diyorlar oysa.

- Geçen yıllar sevgimi azaltmadığı gibi artırdı.

- Söyle o zaman nedir evlilikte mutluluğun sırrı? Anlattıklarına bakılırsa sen mutluluğun formülünü bulmuş gibisin. Ben de altı yıllık evliyim. Sevdiğim kadınla evlendim, fakat mutlu değilim. Evimiz, arabamız, işimiz, her şeyimiz var, ama mutlu değiliz. Senin hiçbir şeyin yok, ama mutlusun.

- Hayır benim her şeyim var. Karım her şeyimdir. Hayatımı paylaştığım insandan daha değerli ve daha önemli ne olabilir ki dünyada? Sizin ev, araba, iş diye, her şey dediğiniz şeylerdir aslında hiçbir şey olan.

- Öyle deme, şu kadar varlığın içinde bile karım her şeyden şikayet ediyor. Bir de fakir olsam kim bilir ne olur?

- Altın tasın kan kusana faydası yoktur beyim. Sen kadın ruhunu hiç anlamamışsın. Bir kadın, kocasının her şeyi olduğunu bildiğinde ancak mutlu olur.

- Sizin mutluluğunuzun sırrı bu mu?

- Olabilir. Ben karıma değerli şeyler alamıyorum ama ona benim için ne kadar değerli olduğunu hissettiriyorum.

- Bir kadına değerli olduğu nasıl hissettirilir?

- Küçük kızı severek.

- Küçük kız mı? Hangi küçük kız?

- Yaşı kaç olursa olsun her kadının içinde hiç büyümeyen bir küçük kız vardır. O kızı ne kadar çok sever, ne kadar çok mutu edersen, o kadını da o kadar mutlu edersin. Küçük kızlar hep beğenilmek, ilgi görmek isterler. Güzel olduklarını duymaya bayılırlar. Sürprizlerden hoşlanırlar.

- Haklısın. Benim dört yaşında bir kızım var. Her akşam boynuma sarılır "Babacığım beni ne kadar seviyorsun?" diye sorar. Giysisini değiştirdiği zaman etrafımda dönüp "Baba güzel olmuş muyum?" diye sorar durur. Güzelsin demem yetmez, "Prenses gibi olmuşsun" demeliyim illa.

- Kadınlar ömür boyu bunu duymak ister. Ben elli yaşındaki karıma böyle davranıyorum. Ona hep "bebeğim" diyorum, çok hoşuna gidiyor.

- Hiç kavga etmez misiniz siz?

- Kavga evliliğin tadı tuzu. Arada biz de tartışırız. Küsüp barışmanın tadı ayrıdır.

- Benim eşim çok ciddidir. Hiç küçük kız havası yok ki onda.

- Küçük kızlar büyüdükleri zaman artık sevgi, ilgi istemeye utanırlar. En ciddi ya da en yaşlı kadının bile içinde o küçük kız mutlaka vardır. Yeter ki sen o tatlı küçük kızı sevindirmeyi, mutlu etmeyi bil. Ve o küçük kızı asla aldatma. Yoksa bir daha sana güvenmez ve ne yaparsan yap hep kuşkuyla bakar.

- Bu tavsiyeni deneyeceğim. Her zaman yapabilir miyim bilmiyorum. Bazen işlerim yoğun oluyor eve çok yorgun dönüyorum.

- Bu sadece bir bahane. O küçük kızı mutlu etmek dünyanın en kolay işi. Çoğu zaman birkaç tatlı söz yeterli olur. O da seni rahat ettirmek için elinden gelen gayreti gösterir. Karısı mutlu olmayan erkek de mutlu olamaz.

- Haklısın da, ben de bütün gün ailem için çalışıp yoruluyorum.

- Yine para. Evet para önemli ve gerekli ama para geçici mutluluklar verir. Kadınlar hediye almayı severler. Paran varsa hediye al tabii. Ama sadece hediyeyle mutlu olmasını bekleme.

Bülent, "Seni tanıdığıma çok memnun oldum, hadi gel, eşin için şuradan çikolatalı pasta alalım" dedi.

Pastayı aldılar. Adam hayatında ilk defa karısına yaş pasta götürmenin mutluluğuyla, binbir teşekkür ederek evinin yolunu tuttu. Bülent de yan taraftaki manavdan karısının en sevdiği meyvelerden aldı. Evine geldiğinde karısı şişmiş gözlerle mutfak masasında oturmuş su içiyordu. Bülent hiç konuşmadan meyveleri büyükçe bir tabağa döküp yıkadı. Sonra eşinin önüne koydu. " Bunlar dünyanın en şanslı meyveleri" dedi. İnci kızgın kızgın "Niye "diye sordu. "Çünkü dünyanın en güzel ve en tatlı kadınının midesine gidecek" dedi çok ciddi bir ses tonuyla.

İnci şaşırmıştı. Bir anda yüzünün ifadesi yumuşamıştı. "Hayret bir şey! Her zaman kendi sevdiğin meyveleri alırdın. Benim hangi meyveleri sevdiğimi hatırlamazsın sanırdım. Ama kıymeti yok. Çünkü sana çok kırgınım."

Bülent, "Özür dilerim seni kırdığım için" dedi ve yere diz çöktü. "Cezam neyse razıyım. Ama seni delice seven bu adamı senden mahrum etme." Bülent yere çömelmiş, boynu bükük bir vaziyette çok komik görünüyordu. İnci kıkır kıkır gülmeye başladı. "Affetmek o kadar kolay değil. Bakalım hangi cezalara katlanabileceksin."

Bülent işte o zaman ona muzip muzip bakan eşinin içinde saklanan küçük kızı gördü ve bundan sonra her şey daha farklı olacak, diye düşündü.

Hürriyet

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

İki dost...

4/3/2007 · Kategori: Hikayeler

İki arkadaşın o kadar iyi dostlukları varmış ki birbirleri için canlarını ortaya koyabilirlermiş gerektiğinde...

Biri zengin bir fabrikatör, diğeri ise kendi halinde çalışan biri. Bir gün fabrikatörün eski bir borcu yüzünden tüm makineleri ipotek edilir. O sırada evlenme hazırlıkları içindeki arkadaşı biriktirdiği parayı, evini ve arabasını satıp, arkadaşını sıkıntılı durumundan kurtarmayı teklif eder. Fabrikatör kabul eder evi, arabayı satıp borcu öderler; iflastan kurtulur.

Sonra tesadüf bu ya, fabrikatör bu yakın dostunun kız arkadaşına aşık olur. Bu durumu arkadaşına nasıl anlatacağım diye kıvranır, sonunda açık açık söyler. Genç adam aradan çekilir.

İki arkadaşın arasına soğukluk girmiştir. Aradan uzun bir zaman geçer. Genç adam, çalıştığı işyerinden çıkarılır. Uzun süre işsiz kalır, ev kirasını ödeyemez duruma düşer. Sonunda ev sahibi onu evden çıkartır, sokaklarda yaşar duruma gelir.

Bir gün aklına fabrikatör arkadaşı gelir, "Herhalde gitsem bana çalışacak bir iş verir" diye düşünür, kapısını çalar. Durumunu anlatır, cevap olarak fabrikatör, "Benim sana verecek işim yok" der. Hemen ayağa kalkıp odadan çıkar. Fabrikatör ardından, "Dur gitme" diye seslense de dinlemez.

Üzüntülü bir halde yolda giderken yerde yatan yaşlı bir adama rast gelir... "Ne oldu sana?" diye sorar. Yaşlı adam kalp ilacını evde unuttuğunu söyler, "Oğlum şu eczaneden bana ilaç alır mısın?" der. İlacı alır gelir, adam ilacı içer, iyileşir. Bu arada, "Sen ne iş yapıyorsun oğlum?" diye sorar. "İşim gücüm yok amca" deyince, ona yanında iş verir.

Doktorlar yaşlı adama üç ay ömür biçmişlerdir. Adam kendisine yardım eden bu genç adamın ahlakını sevmiştir, servetini ona bağışlar.

Aradan zaman geçer. Genç adam kendisine kalan villaya taşınır. Bir gün kapıyı yaşlı bir kadın çalar. Karnı açtır, yiyecek bir şeyler ister. Adam kadına yiyecek verir ve ona "İstersen gel burada kal, hem bana annelik yaparsın hem de ev işlerine yardım edersin" der. Kadın kabul eder ve eve yerleşir.

Yaşlı kadın oğlu gibi sever onu. Neden evlenmediğini de merak eder. Bir gün sorar. Genç adam da başından geçen tüm olayları bir bir anlatır.

Kadın onu teselli eder, bir arkadaşının çok güzel bir kızı olduğunu, onu isteyebileceklerini söyler. Genç adam itiraz eder ama ısrar eden kadını kırmaz ve kızı görmeye giderler. Daha kızı görür görmez çarpılır, hemen düğün hazırlıkları yapılır. Ne kadar kırgın ve kızgın olsa da eski arkadaşına da bir davetiye verir.

Sonunda büyük gün gelir, fabrikatör de düğüne gelmiştir. Düğünün sonuna doğru damat mikrofonu eline alır ve yaşadıklarını bir bir anlatır: Dostu için evini arabasını sattığını, sevdiği kadını ona bıraktığını, işsiz kalışını, arkadaşının ona iş vermediğini, sokakta yardım ettiği yaşlı adamı, o adamın kendisine bıraktığı mirası, kapısına gelen yaşlı kadını... Ve sonunda o kadının kendisine uygun bulduğu kızla o gün evlendiğini...

Fabrikatör arkadaşı bunları dinledikten sonra söz ister, bu sefer o anlatmaya başlar hikayeyi: "Evet biz iki can dosttuk. Arkadaşım ben zor durumdayken imdadıma yetişti. Sonra evlenmeye hazırlandığı kızın bir hayat kadını olduğunu öğrendim. Ben de üzülmesin diye o kıza aşık olduğumu söyledim, kızı elinden aldım. Aldım ama hemen ondan ayrıldım. Benden iş istemeye geldiğinde sana verecek işim yok der demez kalkıp gitti. Halbuki onu fabrikama ortak edecektim. O gün yolda yardım ettiği yaşlı adam benim öz be öz babamdı. Doktorlar ona üç ay ömür vermişlerdi. Servetinin yüzde 51’ini ona bıraktı. Babamın villasına taşınmasını ben ayarlamıştım. Kapısına gelip aç olduğunu söyleyen kadın ise benim öz be öz annemdi. Annem ona evlenmesi için bir kız buldu. Şimdi onunla evleniyor... İşte o kız da benim öz be öz kız kardeşim olur." Sözünü bitirdiğinde herkes ağlamaya başlar. İki eski dost birbirlerine sarılırlar...

Hürriyet'ten alıntıdır; hikaye gerçektir...

Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!

"Canım Sıkılıyor"

18/2/2007 · Kategori: Hikayeler

Yavaş adımlarla ilerliyordum, akşam saatlerine yakındı ve gün batmak üzereydi.

Bu sahil kasabasında ne işimin olduğunu düşündüm bir an, ama bu çok sürmeyecekti ve ileride bağrışmalar olduğunu farkedecektim. Usulca bağırtıların geldiği yöne doğru ilerlemeye başladım, ama gidip gitmemek konusunda da kararsızdım. Kasabanın bu bölgesi pek tekin değildi ve devletin eli buralara pek uzanmazdı. Gökyüzü açık maviden sarıya çalıyordu ve ben bu kusursuz güzelliğe şahit olurken bir yandan da seslerin geldiği yere yaklaşıyordum. Fakat uzaktan tam olarak seçemiyordum, sesler biraz daha azalmıştı ama emindim, birden fazla kişi vardı orada mutlaka, bu kadar gürültüyü bir tek insan nasıl çıkarabilirdi? Sanımı yalana çıkaracak bu olayla yüzyüze gelmem ve bu akıl almaz feryatların kime ait olduğunu öğrenmem çok sürmedi. Bu tuhaf sesler yardım isteyen birinden, bir genç kızdan geliyordu. Yanında da kimsecikler yoktu; bu saatte tek başına bir kızın böyle ıssız bir yerde olması akla pek hayırlı şeyler getirmiyordu. Nihayetinde ağlayan kızın yanındaydım. Çok bitkin görünüyordu, ama bundan da vahimi giysileri yırtılmıştı. Daha belki dün aldığı ve güzel günler için giyeceği bu elbiselerin hali şimdi içler acısıydı. Ama elbiseler bir yana, ben bunca sesi duymakta çok geç kalmıştım ve maalesef onu kurtaramamıştım. Ve artık sesi kesilmişti, bağırmıyordu ve bana kocaman ama boş gözlerle bakmaya başlamıştı. Ağzından iki kelime döküldü: "Beni öldürdüler". Yaşadığı acıdan bu sözleri sarfettiğini biliyordum ve ayakta bile yürüyecek hali olmayan bu kızı bir an önce hastaneye götürmeliydim ama onu ikna etmekte zorlanıyordum, zira etraftaki herkese, her şeye korkan gözlerle bakıyordu ve ben de onun için belki de(!) potansiyel bir tehlikeydim. Oysa amacım onu hemen bu lanet yerden bir an önce götürmek ve onu hastaneye emanet etmekti. Çok geçmeden kendinden geçti, bayılmıştı. Onu sırtladığım gibi hemen en yakın hastaneye götürdüm.Aradan 5 yıl geçmişti. Artık hayatımı kurmuş ve işimin başında bir babaydım. O kızcağızdan bu süre zarfında hiç haber alamamıştım. Ama günün birinde, biraz hastalığım dolayısıyla işe gitmemiştim ve hiç sevmememe rağmen o günkü sabah programlarından biri dikkatimi çekmişti. Sunucu yüzü siyah bir örtüyle kapalı biriyle konuşuyordu. Genelde bu tür konukları olur sabah programlarının. Ben de bu konuşmanın bir yerine takıldım ve onları dinlemeye başladım. Artık sunucu konuşmuyor, kadın anlatıyordu. Bu mağdure yaklaşık 28 yaşlarındaydı ve onun ağzından çıkan her kelimeyi duyduğumda rengim beyaza daha bi çalıyordu: "5 sene öncesiydi. Daha iki haftalık nişanlıydım. Nişanlım tam aradığım bir erkekti ve dünyanın en mutlu insanı bendim. Bir aya kalmadan evlenecek ve balayına Amsterdam'a uçacaktık. Çeyizim için yine alışverişe çıktığım bir gün yanımda birden peydahlanan bir arabadan uzanan eller çantamı kapmıştı. Ama ben çantamı bırakmak niyetinde değildim, asla gasp edilemezdim! Çabaladım, direndim ama güçsüzdüm işte. Kadın başıma bir şey yapamadım, ve işin daha da kötüsü kimse bu olanlara tepki vermiyor, öylece seyrediyordu. Bu mücadelem sürerken gücümün tükendiğini anladım, ama o an araba birden durdu ve arka kapıdan çıkan iri yarı, gündüz de görsem korkacağım tipte bir yaratık beni arabanın içine attı ve ben hiçbir şey yapamadım, etherle bayıltmışlar beni farkında olmadan. 3 saat sonra uyandığımda hala yoldaydık ve hiç tanımadığım bir yere doğru gidiyordum. Ne kadar çığlık atsam da farketmiyordu. Çok geçmeden arabayı kenara çektiler ve tüm yalvarmalarıma rağmen... (Devam edemiyordu artık, bardaktan boşanırcasına başlayan gözyaşları programın yapıldığı salonu da çok etkilemişti.) Onların yanımdan ayrılmasından yaklaşık belki 10 dakika sonra bir adam belirdi, elini uzattı bana. Ama ben tüm erkeklerden nefret ediyorudm ve ona bakamıyordum, bir an baktığımda da karşımda sanki o değil de o namussuzlar varmış gibi geldi. Neyse... Kendimi intihar etmeyi düşünürken beni ikna etti. Gözlerimi açtığımda yanımda müstakbel eşim vardı. Tüm bu olanlar bir kabustu diyordum içimden, olmamıştı hiçbir şey. Belki basit bir trafik kazası geçirdim ve bu yatakta karabasanın gazabına uğradım. Ama kendimi ne kadar bu hayallere inandırmak istediysem de gerçekler her saniye tokat gibi yüzüme çarpıyordu. Nişanlımın bana karşı bakışları artık eskisi gibi değildi, hastaneden çıktıktan sonra her şeyin eskisi gibi olacağını düşünürken meğer ne kadar safmışım. Ailesini bahane ederek nişanı attı çok geçmeden. Beni kaderimle başbaşa bırakmıştı ve ben, en çok ona ihtiyacım olduğu bir anda ondan olmuştum. Bu adammıydı sonsuza kadar mutlu olacağım, uğruna her şeyi yapacağım, hatta öleceğim insan? Bazı gerçekleri anlamamız için demek böyle olaylarlarla ilişkimizin test olunması gerekiyormuş, ama bu akıl almaz testte kaybeden, her şeyini yitiren de yine ben oluyordum. Uzun zaman kendimle münakaşa ettim, intiharı düşündüm. Ama intiharın zayıf insanların işi olduğunu hep bir tarafım söylüyordu. Ben ne kadar bu acıları yaşadıysam da güçlü bir kadındım. Bir insanın canını sadece yüce yaratıcımızın alacağını küçüklüğümden beri ailem, çevrem kafama kazımıştı adeta. Kendimle olan bu mücadelemin sürdüğü bir anda eski nişanlımın başka biriyle nişanladığı haberi geldi kulağıma. Kötü haber beklemiyor, tez zamanda ulaşıyordu bana kadar. Bense bunu duyunca daha çok üzüleceğime, kendimi daha bi rahatlamış hissettim. Çünkü nişanı attıktan daha iki ay sonra başka birisiyle beraberliğe hazırlanan biriyle ben zaten bir ömür geçiremezdim ki! Yıllar yılları kovaladı; ama ben evlenemedim, çünkü erkeklerden hep iğrendim ama o gece beni kurtaran adam aklıma geldikçe bütün erkeklerin böyle iblis olamayacağını da anlamaya başlamıştım. Hiç tanımadığım bir insanın böyle bir etkisi olmuştu işte üzerimde. Şimdi güzel bir işim var, çok şükür iyi de kazanıyorum. Tek sorun insanlara fazla güvenemiyor olmam, ama kim bilir? Belki günün birinde ikna olurum aşkı yaşamaya, sevmeye, sevilmeye..."

 

Bunca zaman geçmişti ve bu kadının anlattıklarıyla beraber sanki o anlattıkları her şey dün yaşanmış gibiydi gözümde. Oysa ben anlattıklarının çok küçük ve önemsiz bir bölümünde olmama rağmen bir işe yaramıştım. O gün orada olmamın sebebi ise canımın sıkıntısıydı. Ne zaman canım sıkılsa yazlığımdan çıkar, kulağıma mp3 çalarımı takarak jogging yapardım. Bu mp3 aletini kulağımdan çıkardığımda zaten sesleri farketmiş ve tereddütle sesin olduğu yere gitmiştim. Belki müziği dinlemeyi erkenden kesseydim bu yaşananları engelleyebilirdim ama belki o zaman beni de öldürürlerdi. Kaderin işine akıl sır ermiyor, bize biçilen giysileri giymek zorundayız sanırım.

 

Hayatın neler getireceği, neler götüreceği bilinmiyor. Bu hayatta herkes farklı bir karakter ve hikayeyle yaşıyor. Yaşananlar bazen çok acımasız olabiliyor. Basit sorunlarınızı fazla büyütmeyin, çünkü sizden büyük derdi olan o kadar çok insan var ki şu dünyada. Böyle olaylar umarım sadece 'böyle hikayelerde' kalır ve kimsenin canı yanmaz.

 

Selim Öztürk

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

2000'li yılların yeni icadı: Sanal Aşk!

27/8/2006 · Kategori: Hikayeler

2000’li yılları henüz aşmıştı insanoğlu. Teknoloji alıp başını gidiyordu ve dur durak bilmiyordu. Teknoloji yaygınlaştıkça insan hayatına daha çok giriyor ve hayatımızdaki insanlar yokolup yerini makinelere bırakıyordu.  İş hayatı, sosyal ve duygusal ilişkiler artık teknolojinin insanoğluna sunduğu internet hazinesi üzerinden yapılır olmuştu. Artık bazı insanlar işe gitmek yerine evlerinde bilgisayar başında çalışırken, bir kısmı da gerçek hayatta bulamadığı benliğini internet üzerinde arıyordu.

 

Mert  lise öğrencisiydi ve son sınıfa bu sene geçmişti. Dersleri fena sayılmazdı ama onun asıl derdi dersleri değil bulamadığı arkadaşlarıydı. 2 yıldır aynı lisede olmasına karşın gerçek bir dost çıkmamıştı karşısına. Kendini yalnız hissediyordu; ve çekingen bir çocuktu da. Kızların yanında duramaz, onların arasındayken kızarır, bozarır; utana sıkıla konuşur, ya da hiç konuşmadan öylece onları dinlerdi. Ama onun için en iyisi onların yanında hiç olmamaktı. Ama nedense onlardan uzaktayken hep hoşlandığı kızı hayal eder dururdu ama ona bir türlü yaklaşmaya cesaret edemezdi. Reddedilmekten çok korkardı; reddedilirse onun için hayatın adeta biteceğini düşünürdü, çünkü onu çok seviyordu, ya da öyle sanıyordu. Okulda ve çevresinde el ele tutuşan sevgilileri görünce içi gidiyor ve üzülüyordu. Öyle tipsiz bir çocuk da değildi ama nedense kızlar onun yanına gelmiyordu; ama ne buluyorlarsa bir şeye benzemeyen, serseri tipteki çocukların yanlarından hiç ayrılmazlardı. O da bazen “Keşke ben de öyle başıma buyruk yaşasaydım, böyle serseri takımından olsaydım” diye iç geçirirdi ama bu sadece içsel bir konuşma olarak kalırdı; çünkü o asla öyle olamazdı. Mert bulamadığı dostluk ortamı ve aşkı nette bulabileceğini düşünüyordu. Orada daha rahat olabilirdi ve kendini daha güzel ifade edebilirdi. İnternet ortamında sayısız forumlardan birkaçına üye oldu; çoğu da sosyal içerikli forumlardı. İnternetten pek çok insanla tanıştı ve onları arkadaş belledi. Ama onun için asıl olan internette tanıştığı bir kızdı, Leyla. Ondan hoşlanmıştı nedense. Kızın sadece iki resmini görmüş ve daha çok yazılarındaki o eşi benzeri olmayan olgunluk onu bu kıza çekiyordu. Saatlerce, sabahlara kadar muhabbet kurarlardı ve konuşacak mutlaka bir konu bulurlardı. O kadar iyi anlaşıyorlardı ki artık ikisi de birbirinden iyice hoşlanmaya başlamıştı, sadecde bunu itiraf edemiyorlardı. Sürekli birbirlerine resimlerini gönderdiler ve yazıştılar. Aylarca bu böyle sürüp gitti; ve Mert herkese Leyla’dan bahsetti; onunla adeta çıkıyormuş gibi bir hava yarattı. Çünkü onun için Leyla’dan başkası yoktu ve onu etrafna sevgilisi olarak göstermesi gururunu okşuyordu; o da haykırıyordu bir bakıma: “İşte benim de sevgilim var, sizden bir eksiğim yok!”. Bu internet aşkı onun derslerine de zamanla yansımaya başladı. ÖSS zamanı yaklaşıyordu ve onun aklı sadece Leyla’da idi. Pek çok konuda aynı doğrultuda düşünüyorlardı; sanki birbirleri için yaratılmışlardı. En sonunda Mert daha fazla dayanamadı ve hazır aynı şehirlerde yaşıyorlar madem, ona buluşmayı teklif etti. Bu şekilde ona hem daha yakın olabilirdi, hem de artık Leyla’yı gerçek hayatına taşımış olurdu. Çünkü etrafındaki arkadaşları onla dalga geçmeye başlamıştı; sanal aşk yaşadığı için. En sonunda buluştular...

 

İlk bakışmalar çok farklıydı; Mert Leyla’yı öylece süzüyor, Leyla ise kafasında pek çok soru işaretiyle ona anlamsız bir şekilde bakıyordu. Aslında resimlerde birbirlerini görmüşlerdi, ama nedense birbirlerini gerçekte karşılarında görünce bir tuhaf olmuşlardı. Mert’in diyeceği bir şey yoktu; Leyla’dan zaten hoşlanıyordu; ancak Leyla’nın düşüncesi onlar buluşunca değişmeye başladı. Bir kafeye girdiler ve konuşmaya başladılar. Aslında hiçbir şey konuşamadılar işin ilginci; çünkü karşı karşıya gelince her nedense akıllarına konuşacak tek kelime gelmiyordu; sözler ağızlarında kilitleniyordu. Birisi bir konu açmaya kalksa diğeri fazlaca müdahele edemiyordu; belki ilk buluşmanın verdiği bir çekingenlikti ama onlar zaten birbirini çok iyi tanımıyor muydu internet üzerinden?

 

Leyla, resimlerde gördüğü Mert’i daha farklı değerlendiriyordu artık. İnternetteki o yazışmalardaki sıcaklık, bu kafede kaybolmuştu adeta. Yüzüne baktığında hiçbir şey hissetmiyordu, oysa bilgisayarda resmine baktığında ona karşı boş olmadığını düşünüyordu; yoksa kendini mi kandırıyordu ne? Biraz havadan sudan konuştuktan sonra internetteki arkadaşlıklarına geldi söz dönüp dolaşıp. Zaten konuşacakları başka adam akıllı bir şey de yoktu. Leyla, aylar geçmesine ve onu tanıdığını düşünmesine rağmen, onla buluşunca bu fikrinde artık emin olamıyordu. Onun yanında kendini rahat hissetmiyordu, güvenmiyordu ona. Oysa sabaha karar onla muhabbet ederken ne kadar rahat ve araları iyiydi.

Çok geçmeden kafeden ayrıldılar ve evlerinin yolunu tuttular. Mert, Leyla’nın arkasından vapura binmesini izledi ancak Leyla bir kez olsun arkasına dönüp bakmadı. Arkasına dönüp bakması demek, onun için özel bir anlam ifade ettiğine de işaret oluyordu. Ancak bu olmadı, ve Mert bunu fazla kafasına takmayarak evinin yolunu tuttu. Akşam onu bekledi sohbet programında, ama o gelmedi. Ertesi gün bulabildi onu ancak ve her zamanki gibi sıcak bir muhabbet kuracağını ümit ederek ‘selam’ verdi. 5 dakika geçmişti, cevap yoktu. Anlamıyordu, meşgul olduğunu düşünüyordu, o yüzden de fazla ters bir şey düşünmek istemedi. Bir yarım saat sonra selamını aldı Leyla ama bunu söylerken sanki soğuk bir nevaleydi: “Selam.” Mert, onla daha önceki günlerde olduğu gibi yakın olmaya çalışıyor olsa da Leyla nedense ona eskisi gibi sıcak davranmıyordu ve Mert bunu anlayamıyordu. Aradan bir hafta geçti ve Leyla’ya son günlerdeki bu soğuk davranışlarının nedenini sordu. Leyla: “Mert, ben galiba yanlış yaptım. Yani sanalda tanıdığım bir insanı gerçek hayatıma geçirmekle doğru yapmadım; çok düşündüm başımı yastığa koyduğumda ve kendimi çok kötü hissettim. Ben senden o elektiriği alamadım, burada konuştuğumuz gibi olmuyormuş, zaten artık ÖSS de geldi, fazla nete gelemem. Her şey için özür dilerim ama beni anla.” Sonra chat dilinde ‘bye’ diyerek sohbet programından çıkıverdi. Mert ise ağlamaklı olmuştu; bu muydu onun yüreğinde büyüttüğü o biricik aşkı Leyla?

 

Bu olaydan sonra Mert onu çok az görmeye başladı ve onla artık eskisi gibi konuşamıyordu, bir yabancıdan farksızdı. Leyla adeta görünmez bir duvar örmüştü aralarına. Mert ise içine daha çok kapandı ve derslerinden iyice koptu. Arkadaşlarına hiçbir şey anlatmadı; sorana da ‘sanane’ diyerek çıkıştı. Mert, artık daha da mutsuzdu; Leyla’dan önce daha mutluydu oysa; çekingendi filan ama böyle yaralanmamıştı.

 

3 hafta sonra okul bitti ve ÖSS uygulandı. Mert açıkta kaldı ve bir dershaneye yazıldı. Leyla’dan ise bir daha hiç haber alamadı. Net aşkı da bu kadarla kaldı.



                                              - S O N -

 

 

* Şüphesiz internet aşkları günümüzde iyice yaygınlaştı ve bazılarımız bunu normal karşılamaya başladı. Oysa sanal aşk asla ama asla gerçek aşkın yerini alamaz. Bunu başarabilen çok az insan var ama bu riske girmek gerek. Yazmış olduğum bu hikayedeki Mert de kişiliği oluşmadığından ve kendini sadece sanal ortamda ifade edip rahat olabildiğinden şansını denedi ama bir yıkıma uğradı ve kendine güvenini hepten kaybetti. Bu çocuğun piskolojisi çok uzun aylar düzelmeyecekti. Yanlışlık bunun neresinde derseniz... Galiba ta en başında. İnsanlar sanal alemde kendini fazla göstermediğinden ve eleştirel gözlerden uzak olduğundan daha rahat olur ve burada sosyal bir hayat bulmaya kalkar. Oysa insan bu şekilde asosyal bir yaratık halini alır ve günümüzde bu ‘sanal bağımlılık’ adı altına alınmış ve bunun için psikiyatri tedavisi uygulanıyor. Hikayedeki karakterler nette tanıştılar; yazıları birbirlerini etkiledi. Web-cam açtılar, resim gönderdiler birbirlerine ve bunu yeterli sanıp buluştular. Ama n’oldu? Buluştuklarında o sohbet programlarında saniye saniye hızla yazışan bu ikilinin adeta nutku tutuldu ve doğru dürüst bir sohbet bile kuramadı. İşte net arkadaşlığının da aşkın da acizliği belki buradadır. Neti fazla hayatamıza sokmanın alemi yok. Teknoloji zaten insanları iyice asosyal hale getirmeye başlamışken iyice dikkatli olmak zorundayız.

 

Özetin özeti; internette aşk aramak sakat bir iştir; bu işe kalkışmadan önce mutlaka bir kez daha düşünün. Unutmayın ki mesajlarla yazışmakla gözler birbirine bakar halde karşılıklı konuşmak aynı şey değildir...

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!