Son Yazılarım
Kategorilerim
Arkadaşlarım
Bağlantılarım
YUNANLILAR, Türkiye maçı nedeniyle dün gece dışarı çıkmayıp ekranlarının başından ayrılmadılar.
Türkiye sayesinde paket yemek servisi yapan dükkanların satışı yüzde 30
arttı. Tavernalar ise müşteri çekebilmek için dev ekranlı televizyonlar
kiraladılar. Saat 20.00’den sonra caddeleri boşalan Atina, ölü bir
şehirden farksızdı.
Maçı izlemek için Karaiskaki Stadı’na giden Yunanlı taraftarlar "3 atacağız, 4 atacağız" dediler. Ancak, 4-1’lik hezimetle başları eğik ayrıldılar.
Maçı Mega televizyonundan izleyen milyonlarca Yunanlı, dakika dakika spiker ve yorumcuların şu değerlendirmelerini dinlediler.
Aptallık dünya çapında bir şey!
-
Türklerin istiklal marşı çalarken ıslıklar durmadı. Aptallık dünya
çapında bir şey olduğundan, Türklerin marşı çalarken sahaya havai fişek
de atıldı. Kötü bir manzaraydı.
Dakika 5: Mükemmel başladık. Volkan’ın golde yapabileceği tek şey savunmadaki arkadaşlarına bağırmasıydı.
Dakika 6: Sıkı güvenlik önlemleri alındı dedik ama havai fişekler stada bol miktarda girmiş.
Dakika 21: Kyrgiakos bugünkü futbolu ile Türkiye’deki fiyatını yükseltiyor. Yunanlı futbolcu ile Beşiktaş ilgileniyor.
Bu insanlar maça niye geliyor?
Dakika 27: Türk savunması bize bir gol hediye etti.. Şimdi de biz onlara. Tuncay, Yunan savunmasını ekarte edip golü attı.
Dakika
41: Seyirci sustu.. Yunan takımının oyunu tribünleri ateşlemiyor.
Ancak, daha önce yapılan saçmalıkları düşünürsek, tribünler sussun daha
iyi.
Türklerin kafası daha temiz
Dakika 49: Yunan
kalesinin arkasında olaylar çıktı.. Yunanistan en az bir maç ceza
yiyecek. Cezayı hak ettik. Bu insanlar niye maça geliyor?
Dakika
55: Olabilecek en kötü gelişme. Türkler 2. golü attı. Zaten oyunun
gidişatı Türklerin gol atmasının an meselesi olduğunu gösteriyordu.
Kaleci Nikopolidis’in hatası büyük. Dakika 60: Tuncay sahanın en iyisi.
Yenilgi başka rezillik başka
Dakika 65: İki takım arasında düşüncede büyük fark var. Türklerin hem sahada, hem saha kenarında kafaları daha temiz.
Dakika 70: Olacak şey değil. Türkler 3. golü attı. Olabilecek en kötü gelişme. Kaleci Nikopolidis futbol hayatının en kötü maçlarından birini oynuyor.
Dakika 81: Yenilgi başka, rezillik başka. 4. golü yedik.
Dakika 83: Tribünlerde olanlarla tek maç ceza ile kurtulmamız zor.
Dakika 88: Hakem maçı bitirsin artık. Bu kabus bitsin.
Dakika 91: Bugün ne Yunan takımı, ne de seyircisi galibiyeti hak etti.
Dakika 93: Hakem çektiğimiz bu çileye son verdi. Maçı bitirdi.
Dakika 94: Türk takımı alkışlanıyor. Futbol tarihimizin karanlık bir sayfasında tek ak çizgi.
Yorgo Kırbaki / Hürriyet
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
KÜRESEL sorunların iki sorumlusu var:
- Prezervatif kullanmayan erkekler...
- Ve doğurgan kadınlar...
Bir gün gelip de yerküre alarm verdiğinde, paniğe kapılanlar akıl almaz çözümler önermeye başladılar.
Hiçbirisi gerçekçi değil.
Dünyaya bir kez gelindiğinin bilincinde olan modern insanlara nasıl, "Araba kullanmayın", "Fazla yıkanmayın", "Buzdolabı, çamaşır makinesi almayın" denilebilir? Her insanın, dünyanın nimetlerinden sonuna kadar yararlanmak istemesi kadar doğal ne olabilir?
Bilim adamları, "Tıraş olurken musluğu devamlı açık tutmayın" gibi komik öneriler sunuyorlar.
Dünyanın alarm verişi tıraş suyundan mıdır?..
*
Küresel kirliliğin yüzde 94’ü insan elinden.
Ve insan; 350 gramın üzerinde bedensel ağırlığı olup da sayısı artan tek canlıdır.
Tüm canlıların sayısı azalıyor; turnalardan, maymunlardan, sincaplardan geyiklere, fillere, balinalara kadar...
Sadece insan sayısı artıyor.
İnsanoğlu aklı ve teknolojisi ile dünyayı hızla istila ediyor. Ormanları kesiyor, gölleri kurutuyor, yakıyor, yıkıyor, bozuyor, kirletiyor.
Dünya artık dar geliyor insanlara...
*
Ama özellikle nüfusun aşırı arttığı gelişmemiş ülkelerde bilim adamları, bunu dile "yeterince" getirmekten çekiniyorlar. Çünkü bu ülkelerde gerçek iktidarı elinde tutan dinler, nüfus planlamasına karşılar. Onlara öbür dinleri ezmek için asker gerekiyor.
Bilim adamları da "tıraş suyu" diyorlar.
Bugün mart ayının on biri, henüz damla yağmur yok...
Dünyanın yarısından çoğu suyunu çekti. Önümüzdeki 60 senede, yani evdeki çocuklarımızın ömrü içinde, 2.5 milyar insan su sorunundan ölecek.
Bu bir felaket.
*
Doğada; tarla fareleri, tavşanlar, geyikler, tilkiler, daha binlerce hayvan türü dahi, beslenme olanaklarına göre, içgüdüyle nüfus planlaması yaparken, ahmak insanoğlu insan buna yanaşmıyor.
Bence hálá gerçeği göremeyen insan, doğanın vereceği büyük cezaya hazır olmalı.
Felaket bu...
Dünya isyan ediyor...
Bekir Coşkun / Hürriyet
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
Bize benzemeyen bazı insanlar var. Bizim duymadığız sesleri duyuyorlar, bizim görmediğimiz renkleri görüyorlar, bizim bilmediğimiz cümleleri biliyorlar.
Bir boşluğa ellerini sokuyorlar ve oradan sesler, renkler, cümleler çıkarıyorlar.
Kendisi de sihrin parçası olan bir sihirbaz gibi.
Sonra o boşluktan çıkardıklarını yan yana diziyorlar.
Onların büyük bir boşluktan bulup getirdikleriyle bir bakıyoruz bizim hayatımızın küçük boşlukları doluyor.
Anlamsızlıklarımız anlam kazanıyor.
Sanki ölümlü bir fani olduğumuz gerçeğinin varlığımıza eklediği o kurt yeniği gibi girintili çıkıntılı eksiklikleri tamamlayabilmemiz için gönderiliyor onlar.
Özel görevliler gibi.
Görünüşleri bizim gibi ama ruhları, halleri, duyguları, düşünce biçimleri çok daha değişik.
Bizim için önemli olanlar onlar için önemli değil.
Bir yanlarıyla sanki bir başka alemde yaşıyorlar.
"Onlar"ın en ünlülerinden, en büyüklerinden ve en tuhaflarından biri olan Beethoven, hayatıyla ilgili çekilmiş son filmde şöyle diyordu.
- Tanrı bazılarının kulağına fısıldar. Benimkine bağırdı. Onun için sağır oldum.
Tanrı onların kulaklarına bağırıyor gerçekten.
Bazen sağır oluyorlar, bazen deliriyorlar, bazen bütün insanlardan kaçıp inzivaya kapanıyorlar, bazen huysuzlaşıyorlar.
Belki Tanrı en hızlı onun kulağına bağırdığından Beethoven'da bütün bu olumsuz özelliklerin neredeyse hepsi vardı.
Daha otuzuna varmadan sağır olmuştu.
Niye sağır olduğunu da kimse anlayamamıştı.
Onu sağır etmek için o kadar çok neden vardı ki. Ölümünden sonra analiz edilen saç teli, vücudunda inanılmaz ölçüde kurşun bulunduğunu gösteriyordu. Fazla miktarı sağırlık yapıyordu gerçekten. Ama o kadar kurşunu nereden almıştı?
Frengiden de olabileceği söylendi.
Hatta, uyanık kalabilmek ve çalışabilmek için yaz kış kafasını sürekli olarak buz gibi suya sokması da sağırlık nedenlerinden biri olarak zanlılar arasına yazıldı.
Belki de bunlardan hiçbiri değildi ve gerçekten Tanrı bağırmıştı kulağına.
Çünkü insanlık tarihinde bir başka örneği olmayan bir şey gerçekleşti onun hayatında.
O eşsiz senfonilerinin hepsini sağırken, dış dünyadan hiçbir ses duymazken besteledi.
Korkunç bir sessizliğin içinde.
Dış dünyadan ona ulaşan tek bir ses bile yoktu.
Bulduğu o seslerin tümünü kendi içinden çıkarıyordu.
Bizim sağırlık dediğimiz o korkunç sessizlik içinde o kimsenin duyamadıklarını duyuyor, onları yan yana diziyor ve bütün hemcinslerinin övüneceği müzikler yapıyordu.
Onun yan yana dizdiği sesler daha önce hiç kimse tarafından duyulmamıştı.
Olmayan melodiler, olmayan ses biçimleri yaratıyordu.
Peki, sağır biri, içine hiçbir sesin sığamadığı korkunç bir sessizliğin içine hapsolmuş biri, o sesleri nereden buluyordu?
O korkunç sessizliğin neresinden çıkıyordu o sesler?
Varolan hiçbir sesi duyamazken varolmayan en güzel sesleri duyabiliyordu.
Kendisi de sihrin parçası olan bir sihirbaz gibi yoktan var ediyordu.
Bu, onu büyük bir kompozitör yapsa da mutlu bir insan yapmıyordu elbette.
Sağır olduktan sonra yıllarca insanlardan kaçmıştı.
İntiharı düşünmüştü.
İnsanlardan kaçıyordu çünkü bir müzisyenin "sağır" olduğunu insanlara söylemesinin mümkün olmadığına inanıyordu.
Bu onu huysuzlaştırıyordu.
Ama aslında o sağır olmadan önce de huysuz biriydi.
Kaba davranırdı çevresindekilere.
Alkolik babası gibi o da sertti.
Üstelik garip davranışları vardı.
Hiç durmadan sürekli yıkanır ama kirli ve pis elbiseler giyerdi.
En yakınlarıyla bile kavga ederdi, kardeşiyle ise arası nerdeyse hiçbir zaman iyi olmamıştı.
Bazı iddialara göre kardeşinin karısına aşıktı.
Onun "kadınları "hakkında kimse çok açık bir bilgiye sahip değildi zaten.
Adı bilinen bir tek sevgilisi olmuştu, o da bir baronesti ve sonunda aralarındaki sınıf farklarından dolayı ayrılmışlardı.
Ve, bir "ölümsüz aşkı" vardı.
Kimsenin kim olduğunu bilemediği esrarengiz bir kadın.
Büyük bir ihtimalle birisinin karısı.
Onu gerçekten sevmişti.
Ona "ölümsüz aşkıma" diye başlayan mektuplar yazmıştı.
Onun için besteler yapmıştı.
Ve, adını bir tek kez bile söylememişti.
Hiç kimse, hiçbir dost, hiçbir akraba, hiçbir sırdaş, ondan sevdiği kadının adını duymamıştı.
Söylememişti.
Sağırlığı gibi mutlak bir ketumiyeti vardı.
"Tanrı onun kulağına bağırmıştı."
Çok güçlü bir sesle bağırmış olmalı ki o her şeyiyle kimseye benzemeyen birine dönüşmüştü.
Bazen onun deli olduğunu bile düşünüyorlardı.
Hayatının son iki yılında yaptığı besteler, "son kuartetler" adını taşıyan müzik parçaları öylesine kuvvetli ve şaşırtıcıydı ki birçok müzisyen onların sırrını bugün bile çözememişti.
Nasıl çalınması gerektiğini bile anlayamıyorlardı.
Başka hiç kimsenin yaptığı müziğe benzemediği gibi Beethoven'ın kendi müziğine bile benzemiyordu o parçalar.
Bir öğrencisi, o müzik parçaları için, "onları çalmak çok zor" demişti, "öyle ani ve beklenmedik sürprizlerle dolu ki, bir trajediden bir sevince, ağırbaşlılıktan komediye, acıdan neşeye aniden geçebiliyor."
Sanki bildiği bütün duyguları, kafasındaki sessizliğin içinde duyduğu bazı seslere dönüştürüp, bulduğu bu seslerle yaşadığı duyguların tümünü bu son parçalarına aktarmıştı.
Bazen bundan yakınıyordu.
"Benim sessizliğe ihtiyacım var ama kafam seslerle dolu. Hiç susmuyorlar. Ancak yazdığımda biraz rahatlıyorum. Tanrı bana müzik yaratabilen bir akıl verdi. Sonra ne yaptı? Herkesin sevdiği müziğimden zevk almama izin vermedi. Kendi yaptığım müziği duyamıyorum. Tanrı bu mu? Bu mu dost?"
Ama bazen de kimsenin duymadığı, sadece onun sağır kulaklarına ulaşan o tanrısal sesten mutlu oluyordu.
"Havadaki titreşimler Tanrı'nın nefesidir. Biz müzisyenler tanrıya yakın insanlarız. Onun sesini duyarız, onun dudaklarını okuruz. Onun ismini söyleyen Tanrı'nın çocuğunu dünyaya getiririz. Müzisyenler böyle insanlardır işte. Ve eğer böyle değilsek, hiçbir şey değilizdir."
Tanrı'nın dudaklarını okuyan, Tanrı'nın nefesini duyan, o nefesten gerçekten tanrısal müzikler yaratan bu huysuz ve sağır adam insanlarla, onların mutluklarıyla ve siyasetle de ilgileniyordu.
Eşitliğin ve mutluluğun olduğu bir dünya hayal ediyordu.
Napolyon'dan çok ümitlenmiş, onun Avrupa'ya özgürlük getireceğini düşünmüş, ona adadığı besteler yapmıştı.
Ama Napolyon'un kendisini "imparator" ilan etmesiyle büyük bir hayalkırıklığına uğrayıp öfkelenmişti.
Fikirlerini sürekli olarak yazdığı defterine şöyle yazmıştı.
" Ne yazık ki müzik sanatından anladığım kadar savaş sanatından anlamıyorum. Napolyon'u yenebilirdim."
Mutsuz ve huzursuzdu, "sanatçılar huzursuz insanlardır" diyordu ama o sanatçıların en huzursuz olanlarından biriydi.
Çok haklı nedenleri vardı.
Bir tek gün bile sevdiği kadınla rahatça birlikte olamamıştı.
Bir kadınla yaşayamamıştı.
Aşık olduğu kadının adını bile söyleyememişti.
En güzel sesleri yaratırken, en basit sesleri bile duyamamıştı.
Herkesin bildiği o hikaye bir insanın içinde mutlulukla mutsuzluğun nasıl birbirine karışabileceğini gösteriyordu zaten.
Dokuzuncu Senfoni'yi ilk kez çaldırdığında bütün salon ayağa fırlayarak onu çılgınca alkışlamaya başlamıştı.
Ama o alkışları duymuyordu.
Müzisyenlerden biri tutup onu seyircilere çevirmişti.
Onların nasıl alkışladığını, başarısını gördüğünde ağlamaya başlamıştı.
Tanrı onu "seslerin efendisi" olarak yaratmıştı.
Ve, sonra ondan sesleri duyma gücünü almıştı.
Hangimiz böyle bir kaderi isteriz?
Dünyanın en güzel müziklerini yaratma yeteneği karşılığında, o müzikleri duyma yeteneğini tümüyle kaybetmeyi bize önerseler, kaçımız bunu kabul ederiz?
Ve, Tanrı "kendi nefesini" herkesten daha iyi duyacak yeteneği bağışlayacak kadar sevdiği birini neden sağırlaştırır?
Beşinci Senfoni'de "kaderin kapıyı" çaldığı bölüm büyük vuruşlarla başlar.
Beethoven kaderin kapıyı nasıl çaldığını duymuştu çünkü.
Hem büyük bir müjdeyi hem de uğursuz bir haberi vermek için kader onun kapısını iki kere çalmış, ikinde de gerçekten güçlü darbelerle geldiğini haber vermişti.
Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük müzisyeniydi.
Ve o sağırdı.
Yazdığı o "son kuartetler"de olduğu gibi, kaderin de ne zaman ritmini değiştireceği belli olmuyordu.
Yağmurlu bir mart akşamında öldü.
Elli yedi yaşındaydı.
Ölmeden bir dakika önce bir büyük bir yıldırım düştü.
Ölüm döşeğinde gözlerini açıp ışığa baktıktan sonra yumruğunu kaldırdı.
Bir an öyle durduktan sonra kolu düştü, soluğu tükendi.
Sıkılı bir yumrukla ayrıldı hayattan.
Öfkeyle.
Tanrı'nın en büyük ödülüne ve en büyük cezasına bir arada sahip biri olarak.
Ahmet Altan / Hürriyet
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
BİR okurum yazmıştı:
"Evimiz kasabanın biraz dışındaydı. Yakınında başka ev yoktu. Birkaç
kavak ağacı, bir kurumuş dere, ilerde bir eski yıkık bahçe duvarı.
O sene çok kar yağdı.
Köylüler kurt sürülerinin böyle yıllarda kasabaya kadar indiğini söylediler.
Bizim ’Çomar’ adında bir köpeğimiz vardı. Çok iri değildi, kırma bir köpekti. Nasıl geldi, ne zaman geldi bilmiyorum. Ama bizim evin ferdi gibi olmuştu.
Simsiyah gözleri, beyaz tüyleri, sevimli bir yüzü ile bizimle oynamaya bayılırdı.
Akşamları aile fertlerini taa uzaklardan karşılar, sabahları gidenleri tek tek ana yola kadar yolcu ederdi.
Bizim arkadaşımızdı o.
(.....)
O gece dört bir yanı kar kaplamış, karın yüksekliği yarım metreyi bulmuştu.
Babam, annem ve kardeşlerim taziye için yakın bir kasabaya gitmişlerdi, o gece evde yalnızdım. Tek can yoldaşım, kapının önündeki Çomar’dı.
Gece ilerleyince Çomar çok havlamaya başladı.
Bir süre sonra kurt seslerini duydum. Çomar var gücüyle havlıyor, çok korktuğu halde evi ve beni terk etmiyordu, farkındaydım.
Hırıltılar kapının önüne kadar gelmişti.
Çomar birkaç kurt karşısında gerileye gerileye kapıya dayanmış, sırtını kapıya vermiş mücadele ediyordu.
Kimi zaman canı yanıyor, o anlarda kendini adeta kapıya vuruyor, içeri girmek istiyor, kapı açılmayınca tekrar direniyordu.
Onu içeri alabilirdim. Bir ara almak da istedim, ama nedense yapamadım.
Sabahleyin
babamlar geldiğinde ve kapı açıldığında, kapının önünde çokça kurt izi
vardı, bir de Çomar’dan geri kalan biraz tüy...
Beni ve evini korumaktansa kaçabilirdi oysa.
Ben ise onu içeri alabilirdim, almamıştım.
Şimdi ne zaman kar yağsa, utanırım..."
*
Böyleydi mektup.
Her birimizin yaşamında bir başka canlının izleri de olsa, bizler onları hiçbir zaman anlamadık.
Ne dostluklarını, ne vefalarını, ne de gerekiyorsa bizim için can verişlerini...
Daha birkaç gün önce Ankara’nın göbeğinde 70 köpeği-kediyi bir gecede öldürdüler, sokaklar kan içindeydi.
Değil beyaz kardan, insan eliyle akıtılan kırmızı kandan dahi utanmadan...
Bekir Coşkun / Hürriyet
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
Bu topraklar...
Bizim kuşaklar, hazıra konduğu için bu toprakların kıymetini onlara sık sık hatırlatmak lâzım.
Devlet 1 def’a kurulur.
Ama onu korumak asırlar sürer. Sonsuza kadar.
Henüz 83’üncü yıldayız.
Hele Demokrasimiz?
Daha 56 buçuk yaşında.
*
Türkiye öyle tehlikeler atlattı ki, bunlardan sadece bir tanesi herhangi bir ülkenin başına gelseydi altından kalkamazdı.
Biz 8-10 cephede birden
mücadele verdik.
Sırf 1970-80 arası 6 bin
evlâdımızı terörde kaybettik.
O bitti, ASALA’yla boğuştuk.
O bitti, 22 yıl PKK’yla uğraştık.
Yobazlık deseniz -sağda veya solda- bizi hayli yormuş ayrı bir kaygıdır.
Buna kötü komşuları da ekleyin.
Dünyadaki Türkiye karşıtlığını da ekleyin... ekleyin.
Ve düşünün ki, bir de içerde kalkınma hamlesine mecbur bir Türkiye.
Şimdi de AB’yle cebelleşiyoruz.
Hangi birini sayalım?
*
Cumhuriyet Bayramı’na yaklaşırken, nerden nereye geldiğimizi bir düşünün.
Ben de İsviçre’nin coğrafi konumunda bulunsaydım, bir taraftan İtalya’yla, bir taraftan Almanya’yla, bir taraftan Fransa’yla komşu olsaydım, oh ne kolay, şimdi kimbilir hangi noktadaydım.
Bir Türk olarak buna asla
özeniyor değilim. Ben, durumumdan memnunum. İyi ki de bu topraklarda doğmuşum. İyi ki böyle bir tarihim var. Tam bin yıldır iyi ki sırtım Anadolu Güneşi’yle ısınıyor.
.........
Ama neyi kutladığımızı bilelim.
Sıradan bir Cumhuriyet değil bu. İlân ettim demekle bitmedi. Bitmez.
Asıl Cumhuriyeti ilân ettikten sonra başladı her şey. Onu Demokrasiyle taçlandırmak için daha bir 56 buçuk yıl uğraşsak yeridir.
Yine de aldığımız mesafe, bence harika. Ne var ki, 10’uncu yılda övündüğümüz demirağlar, artık 100’üncü yılda sahiden örülmeli.
Biraz sür’at.
RAUF TAMER / Hürriyet
29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun...
Kalıcı Bağlantı
Yorum (1)
Yorum yaz!