Yazmak güzel şeydir; ben de naçizane dört yılı aşkın bir süredir bu sayfalarda sizlerle beraber olmaya çalıştım; ve bundan sonra da inşallah yine böyle devam edecek.
Uzun mu uzun bir aradan sonra tekrar karşınızdayım sevgili okurlarım. Biliyorum, blog sayfamı epeydir ihmal ediyorum, ancak inanın bu aralar kafamı kaşıyacak bile pek vaktim yok. Yine de bu ayrılığı fazla uzatmamak adına bir kaçamak yapayım dedim ve evet işte karşınızdayım :)
Okul sıralarında dirsek çürütmeye devam ediyoruz hala; zaten geçtiğimiz haftalarda da final sınavlarını vermekle meşguldüm. Çok şükür ki dersleri bir şekilde hallettim ve kafam rahat bir şekilde ikinci döneme girebilirim. Bu yıl kısmetse üniversitemden mezun oluyorum; yani mezunlar kervanına katılmama çok vakit kalmadı. Dile kolay, 5 yıldır aynı okuldayım ve bu okula girmeden önceki Selim ile şimdiki Selim arasında dağlar kadar fark var. Çok şey öğrendim bu okuldan; ama sanmayın ki bunu ders babında söylüyorum sadece. Asla değil; dersleri açık öğretimde de öğrenebiliriz, mesele yok, ama insan ilişkilerinin yeri çok başkadır üniversite ortamlarında. Lisedeki öğrencilik yoktur artık; yavaş yavaş hayatın gerçeklerini öğrenmeye başlarsın, geleceğine bir adım daha yaklaşmışsındır.
Bunun yanında üniversiteden mezun olan ve ardından okul yıllarını özleyenleri sıkça işitiriz; okuldayken okulun kıymetini pek bilmeyiz ama iş hayatının zorluklarıyla karşılaştığımızda okul yıllarının o rahatlığını ararız; ama geçen yıllar elbette geri gelmez artık. Mezun olduktan sonra bu okulda en çok neyi özleyeceksin diye sorsa birisi, herhalde arkadaşlarımı derdim. Dersleri özleyecek halim yok tabii; 5 sene sonra artık kalem oynatmak da ağır geliyor zaten; fakat bunca yıl aynı sıraları ve sınıfları paylaştığın insanlardan ayrılmak öyle kolay bir iş değil. Okul bitiminde herkes iş hayatına bir şekilde atılacağından ve ev bark kurma telaşına düşeceğinden dolayı burada kurulan arkadaşlıkların birçoğunun devamının gelmeyeceğini düşünüyorum; sadece sağlam arkadaşlıklar geleceği beraber görecektir kanımca.
O nedenle bugün için bu benim çok iyi dostum deyip iki gözümü kapatamıyorum maalesef; bir gözümü her zaman açık tutmak durumundayım; yarın yollarımız ayrıldığında da aynı dostluğu görüp görmeyeceğimi bilmek istiyorum ne de olsa.
Herkesin başına gelebileceği gibi benim de bazı hatalarım olmuştur bu okulda. Ancak pişmanlık duyacağım da hiçbir şey yapmadım; sadece şunu şunu yapsam belki her şey farklı olurdu dediğim olmuştur; hepsi bu.
Laf aramızda özel arkadaşlıklarım da oldu bu okuldan; sonuçta insan kafa dengi, kendisine uygun gördüğü birisini arıyor bazen. Şu an arayışta değilim tabii ama bu 5 yıllık süreçte başımıza türlü olaylar gelmiştir. İçlerinde en çok üzüldüğüm ise bir kızın istemeyerek de olsa kalbini kırmış olmamdır herhalde. Hala aklıma geldikçe içim sızlar; aslında onun kalbini kırmak isteyecek en son insan bile olamam ama insan farkında olmadan ne çamlar deviriyor tahmin bile edemezsiniz. Bahsettiğim bu insan benim için gerçekten çok özel bir yere sahip, o bilmese de bu böyle.
Uzun lafın kısası öğrenciliğimizin bitmesine ramak kalmış durumda. Arada bir başka konularda yine buraya yazılarımı göndermeye devam edeceğim. Ayrıca CHIP dergisinde haber editörlüğü görevini de hala sürdürmekteyim; kısmetse önümüzdeki ay tam 1 yılı doldurmuş olacağım. Bu konuda ayrıca bir yazı yazacağım zaten; ancak yakın bir zamanda bir aksilik olmazsa CHIP Online'da da kendime ait bir köşem olacak ve orada daha çok CHIP dergisinin kulvarına uygun yazılarla karşınızda olacağım. Köşemde yazmaya başladığımda sizi ayrıca bilgilendireceğim.
Bir Kurban Bayramı’nı daha geçtiğimiz günlerde geride bıraktık. 9 günlük tatilde kimisi güney illerimize kaçarken, kimileri de tercihini yurtdışına gitmekten yana kullandı. Bense bayramda yine buralardaydım, bir yere gidemedim.
Hani bazen büyüklerimiz söylerler: Nerede o eski bayramlar, o Ramazanlar? Gerçekten yaşım ilerledikçe bayramların tadı daha bir farklı oluyor artık; eski tadı alamıyorum. Her geçen zaman büyüklerimizden birini kaybediyoruz ve çocukluğumdan bu yana dikkat ediyorum da son yıllarda ziyaret ettiğim mezarlıkların sayısı bir hayli artmış. Maalesef hayatın gerçeği bu sevgili dostlar; yıllar geçtikçe elini öptüğümüz büyüklerimizin sayısı git gide azalıyor ve böyle günlerde büyükleriniz yanınızda olmayınca bayramlar da haliyle biraz buruk geçiyor.
Ama dediğim gibi bu hayatın bir gerçeği; olması gereken bu. Biz de eski bayramları bu sebeple yad ediyoruz. Eminim birçoğunuz da benzer duyguları benle paylaşıyorsunuz. Neyse, Allah ölmüşlerimize gani gani rahmet eylesin ve kalanlarımıza uzun ve sağlık dolu bir ömür versin inşallah.
Söz bayramdan açılmışken akşam haberlerini de yakından takip ettiğinizi sanıyorum. Özellikle İstanbul’un bayramın ilk gününde ne hale geldiğini en iyi büyük şehirde yaşayanlar bilir herhalde. Çöplerin ve pisliğin kol gezdiği bölgelerde kesilen binlerce hayvan, daha sonra evlere yenilmek üzere gönderiliyor. Ama bu şartlar altında kesilen hayvanların etini yemek ne kadar doğru? Orası da ayrı bir tartışma konusu.
Bunun yanında hayvanlara acı çektirmeden de şu bayramı geçirmeyi öğrendiğimiz gün büyük bir çağ atlayacağız bana kalırsa. Her bayramda aynı dehşet verici sahneleri görmekten gerçekten gına geldi artık. Kardeşim madem kurban kesmekten anlamıyorsun; işi ehline bırak da o halletsin senin yerine. Kurbanı keseyim derken kafasını gözünü yaranları görünce acı acı gülüyorum sadece; yazıktır, günahtır.
Bu konuda yazılacak, çizilecek, söylenecek çok şey var farkındayım ancak şimdilik bu konuyu burada bitirmek istiyorum. Bir başka başlık altında görüşmek dileğiyle…
Türkiye şartlarında yaşamak gerçekten çok zor. Her akşam haberlerden alışık olduğumuz zam haberleri dışında, maaşı yerinde sayan yüzbinlerce çalışanın hali de gerçekten içler acısı. Ancak biz ne dersek diyelim, daha uzun bir süre bu şekilde devam edeceğiz.
Bugün üzerinde durmak istediğim konu bir doktorla otobüs şoföründen yola çıkarak gelir adaletsizliğini gözler önüne koymak. Evet, iki meslek arasında hiçbir bağlantı yok farkındayım; ancak ikisi de devletin memuru olunca arada bir bağ oluyor haliyle. Şimdi size bir doktorla bir otobüs şoförünün maaşını sorsam belki bir rakam veremezsiniz; ama en azından hangisi daha yüksek maaş alıyor desem herhalde büyük ihtimalle doktor yanıtını vereceksiniz.
Devlet memuru olan doktorların şoförlerden daha fazla kazandığını düşünüyorsanız yanıldığınızı peşin peşin söyleyeyim. Evet, bugün gazetelere de yansıyan ilgili haberde, hükümetin memur maaşına yaptığı zam oranları yer aldı ve benim ilgimi çeken en önemli nokta ise bu iki meslek arasındaki maaş farkıydı. Otobüs şoförü son yapılan zamla maaşını yaklaşık 2.200 YTL’ye yükseltirken, doktorlarınki ise yaklaşık 1.700 YTL.
Doktor olmanın hiç de kolay olmadığını hepimiz biliyoruz; ama doktor olanlar daha iyi biliyorlar. Bu mesleği eline almak için yıllar yılı çabalayan ve kafa patlatan doktorlar, devlete tabi olduğunda sadece 1.700 YTL maaş alıyor. Oysa bir otobüs şoförü 2.000 YTL’nin üstünde maaş alıyor. Yanlış anlaşılmasın, burada kesinlikle şoförleri küçümseme gibi bir durum söz konusu değil; ancak takdir edersiniz ki bir doktorun bir şoförden daha az kazanması gerçekten büyük haksızlık.
Eğer bir devlet doktoruna şoföründen daha fazla maaş veremiyorsa devletin durumu gerçekten içler acısı demektir. Onlar sonuçta hayatımızı kurtarmak için vazife başındalar. Evet bazen doktorlarla ilgili skandallara rastlamıyor değiliz; ama her meslekte böyle çürük elmalar çıkar; bunda bir anormallik yok. Hali hazırda bulunan doktor sayısı zaten yeterli değil; üstüne bir de düşük maaşlı çalıştırılan doktorların halini düşünmek bile zor.
Ben bu adaletsizliği anlayamıyorum; doktor değilim evet, ama bu görevi yürüten memurların son derece düşük maaş aldıkları ortada. Şoförlere bu kadar zam yapacaklarına daha kritik görevlerde bulunan, kalifiye memurlarını neden düşünmez bu devlet, akıl alacak gibi değil.
Uzun süredir Rusya ile Gürcistan arasında devam eden gerginlik sonrası iki tarafta savaş baltalarını çıkardı ve çatışma başladı.Ancak Gürcistan’ın bu savaşta çok fazla etkili olamayacağını görmek için stratejist olmaya gerek yok; zira Rusya ve Amerika Birleşik Devletleri, istemeseniz de, bu dünyanın iki büyük ve farklı kutbu olarak öne çıkıyor.
Aslında savaş Gürcistan ve Rusya arasında değil, bildiğiniz gibi ABD ile Rusya arasında cereyan ediyor. Ancak olanlar yine masum sivillere oluyor ve onlarca insan bu savaşta pisi pisine ölürken, binlercesi de evinden barkından oluyor. Hal böyle olunca insan kendine soruyor: Neyi paylaşamıyor bu devletler? Hangi çıkar sivillerin bu şekilde ölmesine ve yurtlarından olmasına değer? Büyük devletlerin çıkarlarının faturaları neden hep savaşla ilgisi olmayan halka kesilir?
Bu soruların cevaplarını aslında çok iyi biliyoruz; ancak yapılabilecek bir şey yok. Dünyada barışın sağlanması için kurulmuş BM’nin de aslında hiçbir forsu yok artık. Sadece laf için demeçlerveren ve savaşın sonlanmasını isteyen BM’nin bugüne kadar gerçekten etkili olduğunu ben hiç hatırlamıyorum.
Şimdilik taraflar ateşkese uyuyor gibi görünse de, gerginliğin bir süre daha devam edeceği muhakkak.
Söz savaştan açılmışken, haberleri yakından takip edenlerdenseniz, Gürcistan ve Rusya arasındaki savaşı başta Türkiye olmak üzere tüm dünyaya aktaran bazı gazetecilerimizin de silahlı saldırıya uğradığını duymuşsunuzdur. İçlerinden bir tanesi de maalesef bir gözünü %99 olasılıkla kaybetmiş durumda. Bir haber yakalamak ve halkı bilgilendirmek için yola çıkan ve savaş kurbanı olan bu gazetecilerin herhalde o savaş bölgesine bir daha gitmeyeceğini düşünenleriniz olabilir; ancak yanıldığınızı peşin peşin söylemek zorundayım.
Bir gözünü büyük olasılıkla kaybedecek olan gazeteci arkadaşımıza ‘yine görev çıksa oraya gider misin’ şeklinde sorulan soruya ‘elbette’ demesi gerçekten meslek aşkının ne demek olduğunu bizlere göstermesi bakımından oldukça çarpıcı bir olay aslında. Habercilik aslında böyle bir şey; bu işe başlarken de bu gibi durumların hepsini kabul edip bu mesleğe başlanıyor. Kısacası bu işi sevmeden, gönül vermeden yapmanız mümkün değil.
Aslında hiçbir işi sevmeden yapmanın bir anlamı yok. İnsanın sevdiği, gönül verdiği bir işi yapması herhalde o kişinin hayatı boyunca mutlu olmasını sağlayacak bir etkendir. Çünkü biliyoruz ki günümüz iş koşullarında iş bulamayan birçok insan var; bulanların ise maalesef büyük bir çoğunluğu istedikleri işleri yapmıyorlar. Sevdiği işi yapan azınlıktaki kesim ise hem hayatını kazanmanın, hem de sevdiği işi yapmanın tadını çıkarıyor.
Umarım siz değerli okurlarım da şu hayatta sevdiğiniz işi yaparak hayatınızı idame ettirebilirsiniz.
Gündemi yakından takip eden biri olarak elbette Güngören katliamını burada dile getirmemek olmazdı. Maalesef geçtiğimiz günlerde başımıza gelen ve 18 insanımızın (son anda bir değişiklik olmadıysa) haince öldürülmesiyle sonuçlanan bu katliam, hepimizi adeta yıktı.
Teröristler, Irak’ta uyguladıkları taktiği Güngören’de de kullandılar. Önce bir ses bombasıyla halkın ilgisini toplamayı başaran teröristler, ardından 2 kiloluk patlayıcıyı havaya uçurarak 18 vatandaşımızın ölmesine neden oldular. İşin dahada kötü yanı, ölenlerin çoğu çocuk yaştaydı. Kimisi 3-4 yaşlarındayken, kimisi daha annesinin karnında ölümün soğuk nefesiyle tanışmıştı.
Şüphesiz hepsi bir melek artık ve bizim şehitlerimizdir onlar. Ancak asıl değinmek istediğim konuya gelmek istiyorum: Özellikle basın ve medya kuruluşlarını yakından takip eden biri olarak ve bizzat basın sektöründe yer aldığımdan dolayı yapılan bazı hataları dikkatinize sunmak istiyorum: Öncelikle Güngören’de meydana gelen ve 18 insanımızı kaybettiğimiz o hain saldırın basılı ve görsel yayın organlarında haber olarak veriliş biçimi son derece yanlıştır. ‘Bacak ve kollar koparak etrafa yayıldı’ türü insanın içini parçalayan bu metinleri okuyan teröristler, bundan sadistçe mutluluk duyuyorlardır hiç şüpheniz olmasın. Bu şerefsizleri, insan olamayacak kadar sefil ve aşağılık olan bu yaratıkları bir de bu katliamdan sonra sevindirmek niye ki? Elbette basın ve yayın organlarımız bu olayı manşete çıkaracak ve Türk halkının bilgi alma ihtiyacını karşılayacaktır; ancak bunu yaparken işin dozunu aşmamak ve madalyonun diğer yanından da olaya bakmak gerekiyor.
Haber bültenlerini takip ederken Güngören patlamasında oğlunu ve yeğenini şehit veren bir kadının, her şeyden önce bir ananın feryatları ise hala akıllarda: “Bu şerefsizlerin gücü ancak benim küçük kızıma yetti.” Öyle ya, amaçları Türkiye’yi yıldırmak olan bu şerefsizlerin tek yaptıkları şey masum insanları ve çocukları öldürmekten başka bir şey değil. Zaten daha fazlasına ne güçleri yeter, ne de yürekleri. Biz asırlardır bu topraklardayız, aramızda barınan ve bizlerle beraber nefes alan bu vatan hainleri hem bu dünyada hem de öteki dünyada cezalarını illa ki bulacaktır; ilahi adalet denen bir şey vardır ve her yapılanın bir bedeli vardır. Bu katliamın bedeli de bu işin içinde olanlar için ağır olacaktır; tüm Türk halkının, ülkemize yürekten bağlı olanların bedduaları üzerlerindedir; tez zamanda belalarını bulmalarını Allah’tan niyaz ediyorum.