Euro 2008 geçtiğimiz hafta İspanya’nın şampiyonluğunu ilan etmesiyle sonra erdi. Ancak turnuvaya damgasını vuran sadece İspanya değildi şüphesiz. Euro 2008’in şampiyonu İspanya kadar hatırlanacak bir ülke de elbette Türkiye.
Aslında oynanan maçların hemen ardından yorumlarımı yazıyor olmak isterdim, ancak buna bir türlü fırsat bulamadım. Bu nedenle sizlerin de affınıza sığınarak gecikmeli de olsa Euro 2008 ve ülkemizin başarısının üzerinde duracağım bugün.
Şampiyona gerçekten çekişmeli geçti. Türkiye’nin ilk grup maçında Portekiz’e yenilmesi ve vasat futbolu, bu turnuvada pek de şansımızın olmadığına inandırmıştı beni. Ancak yanıldım, Türkiye kalan grup maçlarının hepsini yenerek gruptan Portekiz’den sonra ikinci olarak çıkmayı başardı.
Ama bu maçların skorundan ziyade Türkiye’nin maçı son anda kendi lehine çevirebilme gücü, tüm dünyanın dikkatini çekti. İsviçre maçı ve ardından oynanan Çek Cumhuriyeti maçı gerçekten milli takımımız için bir dönüm noktası oldu. 75. dakikaya kadar 2-0 yenik oynadığımız Çek maçında tüm ümitler yavaş yavaş sönerken, Arda’nın muhteşem golüyle 2-1 olması bizi çok ufak da olsa heyecanlandırmıştı. Ama çok fazla vakit yoktu, 2-1’lik skoru nasıl 3-2 yapabilirdik? Mümkün müydü bu? Ben şahsen pek ihtimal veremiyordum, ama yine de maçı sonuna kadar izlemeden de bilemeyiz dedim içimden. Sonra da Nihat’in golü geldi, ve beraberliği yakaladık. Maç bitmek üzereydi, daha 2. golün hayalini kurarken, 3. gol de yine Nihat’tan geldi ve 3-2 maçı kazandık. Böylesi bir mücadeleyi sadece ülkem turnuva boyunca göstermişti, ne kadar gurur duysak azdır sanırım.
Çeyrek finalde Hırvat’ları devirmemizde yine üzerinde uzun uzadıya konuşulması gereken bir diğer olaydı. Maçı kaybedeceğimize inanmıştım yine, kesin kaybettik diyordum içimden, ama Semih Şentürk çıktı meydana, maça daha yeni girmişti ve topu da çok geçmeden ağlarla buluşturmuştu.
Yarı finalde ise elendik maalesef. Ama Almanya maçında bile yine iyi oynayan taraf bizdik. Bunca eksiğe rağmen Almanya gibi bir panzere iyi direnmiştik. Hoş Almanya’nın da Almanya’lık bir durumu yoktu maçta, tel tel dökülüyordu adeta. Ama hakemler ve biraz da bizim hatamızdan dolayı maçı kaybettik son dakikada.
Hakemler gerçekten ülkemiz aleyhine çok kararlar verdiler, gereksiz kartlar çıkardılar. Yarı finalde de bu nedenle birçok as oyuncumuz olmadan oynamak zorunda kaldık. Ama mühim değil inanın, şampiyon İspanya kadar, hatta belki daha fazla hatırlanacak ülkemiz, oynadığı futbol, bizim aslanlarımız, millilerimiz…
Futbol deyip geçmemek lazım. Aslına bakarsanız futbolla çok içli dışlı olan biri değilim, futbol ile ilgili de pek yorum yazmadığımı beni takip eden okuyucularım bilirler. Ancak söz konusu milli takım olunca, ister istemez futbola yakınlaşıyorsun. Düşünsenize… Futbol dışında hangi olay insanımızı bu kadar birbirine kenetleyebilir ki? Futbolun gücü bu olsa gerek. 2010 Dünya Kupası’na kadar futbolla arama her zamanki mesafeyi koydum Euro 2008’in ardından da.
Ve ülkem sayesinde bir şeyi daha öğrendim: En umutsuz anlarda bile umudunu yitirme; bir şekilde bir çıkış yolun mutlaka vardır. Maçta kesin yenileceğimize kanaat getirdiğim o anlarda beni yalanlarcasına atılan goller ve sonrasında gelen zaferimiz, doğrusu gerçekten benim için büyük sürpriz oldu.
Ülkemize bu güzel dakikaları yaşatan ve başarıyla temsil eden başta Fatih Terim olmak üzere tüm millilerimize ve emeği geçenlere buradan en içten teşekkürlerimi sunuyorum. İnşallah 2010 yılında çok daha fazlasını yapacağız.
Bugün önemli bir gün, zira bu sabah milyonlarca öğrenci ÖSS’de ter dökecek ve ÖSS'de bu milyonlar hayatlarına yön verecekler. Elbette maalesef sınava girenlerin büyük bir çoğunluğu maalesef sınavı kazanamayacak ya da istediği bölüme yerleşemeyecek. İstediği bölüme yerleşen azınlıktaki öğrenciler isesınavdan mutlu ayrılan taraf olacak.
‘Hayatımız sınav’ tabiri bu ülkede her zaman geçerli bir deyiş olmuştur. Aslında her an her dakika yarış halindeyiz. Ama maalesef çocuklarımızı da ‘at’ gibi görüyor, onları yarıştırıyor, onların iç dünyalarını hiç düşünmüyoruz. Oysa bu çok yanlış, çocuklar için zaten ÖSS ya da OKS gibi sınavlar yeteri kadar hayatlarından çalıyor ve bir şeyler götürüyor, bir de aile büyükleri olarak siz neden çocuklarınızın üstüne gidiyor ve onları kazanmaya şartlıyorsunuz ki? Elbette bu sözüm her veli için değil, çocuğuna anlayışla yaklaşanlar da var ancak bu sayının çok da fazla olmadığını belirtmek gerekiyor.
Bu sınavdan sonra sınavı iyi geçmeyenler üzüleceklerdir doğal olarak, ama her zaman dediğimiz gibi bu dünyanın sonu değil. Ben de şahsen ÖSS’ye ilk girdiğim zaman üniversiteye girmemiştim, sonraki denememde bu mümkün oldu. O yüzden siz de pes etmeyin ve bundan sonrası için asla umudunuzu yitirmeyin. Umutsuz hiçbir şey yapamazsınız zira.
ÖSS ve OKS bir yana, ben de üniversite final sınavlarını vermekle uğraşıyorum şu günlerde. Çok şükür büyük bir kısmını istediğim şekilde atlattım, geri kalan sınavları da verdikten sonra nihayet kurtuluyorum bu dönemden. Bir yılı daha geride bırakırken koskoca bir yılın nasıl da bu kadar hızlı geçtiğini idrak etmeye çalışıyorum ama faydasız, anlayabilmem mümkün değil.
Vaktin değerini bilmek lazım, ben bu seneyi elimden geldiğince verimli kullanmaya dikkat ettim, zaten kendime ayıracağım fazla da vaktim olmuyor şu günlerde. Bir yandan derslerle uğraşırken bir yandan sorumlu olduğum editörlük işini sürdürüyorum ve bu yaz döneminde de bize anlayacağınız tatil yok. Ama ben bu durumdan elbette şikayetçi değilim, boş duranı Allah sevmez ne de olsa, biz de ne gerekiyorsa onu yapıyoruz.
Bugünlük yazımı burada noktalamak durumundayım, ne de olsa finaller henüz bitmedi ve defter ve kitaplar şimdi beni beklerler, bekletmek olmaz şimdi, bir sonraki yazımda görüşmek dileğiyle…
Şimdi kargalar da nerden çıktı diyenleriniz olacak
tahminimce. Aslında şaşırmakta haksız sayılmazsınız ama konuya bir yerden
girmem gerekiyordu.
Kargaları bilirsiniz, hani gak gak diye bağıran, insanın
kulağının pasını silen, öyle hoş sesli(!) hayvanlardır işte. Ama biz kargaları
sadece bu güzel seslerinden değil, ileri zekalarıyla da biliriz. Hani bazen
haberlerde görürüz, hatta bizzat kendimiz şahit oluruz ya, sonra düşünürüz ya
ne akıllı bu hayvanlar diye? Sahi kuş kadar beynin var diye bir lafı kim ayyuka
çıkarmış olabilir acaba? Bu sözü ortaya atan şahsiyetin kargalarla sanırım hiç
tanışıklığı olmamış. Çünkü bu hayvanların bazı iki ayaklılardan çok daha akıllı
olduğunu söylesem herhalde kimseye haksızlık etmiş olmam.
Hayvanların koruma mekanizmasını bilirsiniz. Özellikle
yavrusuna ölümü pahasına sahip çıkan anne köpekler ve diğer anaç hayvanları bir
düşünün. Yavrularına nasıl da kol kanat geriyorlar değil mi? Oysa insanların
bazıları biricik yavrularını cami avlularına bir çöp torbası gibi bırakırken
nasıl vicdanları el veriyor? O bebeceğin başına bir şey gelse bunun vebali
kimedir? Hiç düşünmezler mi bunu? Belki düşünmek işlerine gelmez bilemiyorum.
Geçenlerde haberlerde şahit oldum, zavallı bir kız çocuğuna
türlü işkenceler yapan, ufacık odada hapis tutulan ve her tarafı yara bere
içinde olan bir kız çocuğu… İçimin nasıl cız ettiğini anlatmama kelimeler
kifayet etmiyor dostlarım; gerçekten ne diyeceğimi bilemedim o an, sadece
insanlığımdan utanarak izledim o kareleri. Böylelerinin aramızda dolaşıyor
olması, farkında olmadan bu gibi ebeveynlere selam veriyor oluşumuzu
düşünüyorum, kendimden nefret eder hale geliyorum. Bir hayvan bile yavrusuna bu
kadar sahip çıkarken aklıyla hayvanlardan üstün yaratılan insan bunu yavrusuna
nasıl yapabilir? İnsanlık değil bu evet, ama hayvanlık da değil, çünkü hayvan
deyip geçmemek lazım, hayvan bile denemez böylelerine, hayvanlara haksızlık
olur bir kere.
Kısacası sevgili dostlarım, bu tür haberleri izlediğimde
bazen oturup düşünüyorum, nereye gidiyoruz sorusu kafamda çalkalanıyor.
İnsanlık hiç de iyi yöne doğru gitmiyor, ve maalesef günden günde daha da
acımasızlaşıyoruz. Hayvan sevgisini aşılayamadığımız çocuklarımız yarının
acımasız yaratıkları olma potansiyeline sahip maalesef. Bilirsiniz ki içinde
hayvan sevgisi taşımayan bir insan, diğer bir insanı da sevemez, sayamaz, ona
acıyamaz. Demek ki çocuklarımıza daha o yaşlarda hayvan sevgisini aşılamamız
gerekiyor. Kedinin kuyruğuyla oynayan ve bundan haz alan çocukların gerekirse
kulağını çekmeli, yaptığının yanlış olduğunu ona her defasında vurgulamalıyız.
Bu öncelikle bizim çocuğumuza ve toplumumuza karşı bir görevimizdir zaten.
Olay aslında sadece yavrularına kıyan anne babalar değil. Anne
katillerinin son aylarda büyük sükse yaptığına şahit oluyoruz. Annesini
öldüren, bunun için Facebook gibi ortamda ‘Annenizi nasıl öldürürdünüz?’ diye
grup açan ve 5000’den fazla üye çekebilen, annesini öldürdükten sonra onu en
rahat nasıl parçalayabileceğini, ortadan kaldırabileceğini düşünen böylesine
yaratıkları bu toplum nasıl yaratmış olabilir? Toplum alttan çürümeye başlamış
ki artık kokusunu bu şekilde duyar olduk. Eğer bu tip olaylar nadiren
yaşansaydı münferit bir olay deyip geçiştirirdik belki, ama buna benzer olaylar
o denli arttı ki artık iki elimizi başımıza koyup uzun uzadıya düşünmemiz
gerekiyor; gidişat iyi değil ve bir şeylerin yapılması gerek.
Konuyu fazla dağıttığımın farkındayım, ancak asıl anlatmak
istediğim zaten Allah’ın yarattığı hayvan ya da insan fark etmez, can taşıyan
her şeye yaradanından ötürü saygı ve sevgi duyma prensibi…
İlerisi için yine de umutsuz düşünmek istemiyorum, ne de
olsa umut fakirin ekmeğidir değil mi? Onu da kaybedersek şu hayatta kalmamızın
bir misyonu olabilir mi zaten?
Yazımın başında kargalardan bahsediyorduk; ama nerelere
geldik. İsterseniz son günlerde başıma gelen bir olayı sizle paylaşayım, belki
de anlattıklarımı gayet net bir şekilde özetlemiş olacağım size.
Hayvanlar yavrularına ne pahasına olursa olsun sahip
çıkarlar, kargalar da öyle. Bizim tam balkonun karşısında yem yeşil ve
yapraklarını elbette hiçbir mevsim dökmeyen bir defne ağacımız var. Biz
farkında olmadan karganın biri bu ağacın tepesine yuva yapmış, biz de üst katta
oturduğumuzdan yuvaya pek bir yakınız. Anne karga, yumurtaların üzerinden uzun
bir süre kalkmadı gelecek tehlikelere karşı. Yavrular yumurtadan çıktıktan
sonra annesi artık yuvasından gerekmedikçe ayrılmamaya başladı. Diğer kargalar
ise bu anne karganın yavrularını korumak için adeta seferber oldu, kaç gün bizi
balkona bile çıkarmadılar. Her balkona çıktığımda üzerimize pike yapan
kargaları gördüğümde hayretler içerisinde kalıyordum, ama tabii onların bu
dayanışması beni etkilemiyor da değildi. Belki 8’den fazla karga, bir iki
yavrunun başına bir şey gelmesin diye bizim civarımızdan hiç ayrılmıyordu,
gözetliyorlardı. Ne zaman balkona çıkmaya kalksam biri diğerine ‘gak’ diye
haber veriyor, hepsi birden başıma üşüşmeye başlıyordu. Böylesine birlik içinde
olan hayvan grubu herhalde dünyada fazla yok.
Kısacası kuş beyinli deyip küçümsediğimiz bu akıllı
hayvanların koruma mekanizması evet bir iç güdüden ibaret olabilir; ama biz
aklı başında insanlar olarak içgüdülerimizle madem hareket etmiyoruz, neden
sevgimizi yavrularımızdan esirgiyoruz? Hadi olayı daha da genelleyelim: Neden
sevme özürlü bir toplum olduk? Nedir bu acımasızlık?
Uzun bir aradan sonra selamlar sevgili okurlarım. 2 aydır
yazı giremiyorum affınıza sığınarak; bu sıralar gerçekten oldukça yoğunum.
Gerek dersler gerek sürdürmekte olduğum işler icabı kendime de çok fazla vakit
ayıramıyorum bu sıralar. Ama şimdi bir kaçamak yapayım dedim, başka türlü
fırsat da bulacağım yok zaten :)
Haziran’a girdik nihayet. Haziran denince tabii üniversite
öğrencileri için final sınavları akla geliyor hemen değil mi? Benim için de
durum farklı değil; bu Cuma’dan itibaren final sınavlarım başlıyor, inşallah
hayırlısıyla bu sınavları verip bu seneyi de geride bırakmak istiyorum kazasız
belasız.
Okuldan fazla bahsetmek istemiyorum bu yazımda aslında,
neticede bildiğiniz şeyler, sık sık da bahsediyorum. Bu sene aslında geçen
senelere nazaran daha farklı geçti benim için. Dersler konusunda değişen bir
şey yok, aynı şekilde devam ediyor da başka şeyler var. Tabii burada bunu dile
getirmek olmaz, her ne kadar siz benim bir sırdaşım olsanız da, aranızda
öğrenci arkadaşlarım da var, boş yere magazin malzemesi olmayalım değil mi ama
:) Tabii bu işin esprisi.
Bugün isterseniz size biraz arkadaşlıktan bahsedeyim.
İçimden geldi bugün ne bileyim, idare edin bugünlük olmaz mı? Yazının konusunu
beğenmediyseniz şimdiden yazıyı okumayı bırakabilirsin, gerçekten darılmam, bir
dahaki yazımda görüşürüz temennisinde bulunabilirim ancak :)
Arkadaşlık güzel bir şey. Nasıl anlatmalı bilmem ki. Her an
yanınızda olan insan mı? Yoo aslında değil. Çok uzağınızda olan biri de pek ala
arkadaşınız olabilir. O zaman kötü zamanlarınızda yanınızda olan mıdır arkadaş?
Yoo o da değil; benim mutluluğumu paylaşmayan bir arkadaşı ne yapayım ben?
Sadece kötü anlarımda yanımda olan birisi de işime yaramaz, geçelim bu arkadaş
tipini de. Sürekli bir şeyler isteyen ama sen isteyince burun kıvıran mıdır
arkadaş? Soru bile olumsuz yani, tabii ki hayır. Olur ya, etrafımızda vardır
böyleleri. Sürekli bir şeyler isterler, ama bizim işimiz düştüğünde bir
bakmışsın ki hepsi arazi olmuş. Karşılaşıyoruz böyleleriyle maalesef, bu
gibilerin hepsi lafta arkadaştırlar, gerçekte bir yabancı bile daha yakındır
kanımca. Arkanızdan konuşan mıdır arkadaş? Hayır dediğinizi duyar gibiyim.
Bence de değildir yani; sana başka, öbürüne başka konuşan, arkandan seni
çekiştiren birisi senin hiçbir şeyin olamaz zaten. Ama maalesef böylelerinin
gerçek niyetini anlamak kolay olmuyor, ama Allah büyük işte, bir şekilde
öğreniyorsun günü gelince. Ama sonra da üzülüyorsun, bunca senelik arkadaşlığa
ne olmuş, yazık olmuş aylara, yıllara…
Aslında tüm bunlar bir yana, ben dostluğun tarifini
yapıyorum galiba farkında olmadan. Hani şu etrafımızda pek kalmayan, nesli
tükenen sevilesi canlılar var ya, işte onlara biz bir zamanlar dost derdik.
Rivayete göre hala nadir de olsa dünyada bulunurlarmış, ama kimine gerçeği,
kimine keleği düşermiş, gerçeğini bulana ne mutlu, keleğini bulana ise Allah
gerçeği görmesine yardım etsin bir an önce diyesim geliyor sadece.
Bugüne kadar dostum hiç olmadı mı diye sorsanız hayır oldu
derdim. Elbette dostum dediğim insanlar vardır, ama sayısı takdir edersiniz ki
oldukça az, zaten bilirisiniz ya dost dediğin bir elin parmaklarını geçmemeli,
geçiyorsa orada oturup düşünmek lazım, çünkü bu zamanda 5’den fazla dost, nasıl
ya?
Ben bugüne kadar gerçekten gerekmedikçe, hayati bir durum
olmadıkça hiçbir dostumun üzerini kalemle çizmedim. Çünkü dostluğun çok ama çok
zor kurulduğunu ve bulunduğunu iyi bilirim. Dost buldun mu hiç acımayacaksın,
kapıvereceksin orada. Çünkü etraf sahteleriyle dolup taşıyor.
Neticede diyeceğim şudur arkadaşlar: Arkadaşlık çok güzel
bir şey, samimiyse, menfaatin önde geldiği arkadaşlık değilse… Ben böyle
arkadaşlığa varım arkadaş, ya siz?
Uzun bir aradan sonra yine karşınızdayım. Sitemi ziyaret
edenler haklı olarak neden bunca zaman siteyle ilgilenmediğim konusunda beni
eleştirebilirler, bunda haklılık payları da var kabul ediyorum. Ancak günlük
koşuşturma içinde kendime bile fazla ayıracak vaktim şu aralar yok. Yoksa gönül
ister ki sizlerle daha sık buluşalım ve daha fazla şey paylaşalım.
Mart’ı da devirdik nihayet. İstanbul’a bakıyorum, hava çok
dengesiz, sabah yaz geldi derken öğlen kış geri döndü diyebiliyoruz. Doğma
büyüme İstanbullu olmama rağmen ben hala İstanbul’a alışamadım doğrusu,
bünyemiz iyi dayanıyor neyse ki, yoksa şu an yorgan döşek yatıyor olmam lazımdı.
Bakalım Nisan ayında havadaki bu kararsızlık devam edecek mi? Yoksa bahar
günleri gerçek yüzünü gösterecek mi? Hep birlikte göreceğiz.
Şu sıralar Kurtlar Vadisi’ne merak saldım. Neden derseniz
ilk bölümünü merak edip bir izleyeyim dedim: Demez olaydım; dizi öyle bi sardı
ki 1. Bölümden sonuna kadar diziyi çok kısa zamanda izlemişim bile. Diziyi
izleyenler bilirler, Çakır’ın ölümüne kadar dizi heyecanından hiçbir şey
kaybetmiyor, daha sonraları adrenalin yavaş yavaş azalıyor. Kanal D’ye geçen
Kurtlar Vadisi, sık sık aynı sahneleri tekrar tekrar göstererek izleyicileri
fena halde sıkıyor. Ben de bir güzel bu sahneleri atlıyorum tabii, neden boş
yere vakit kaybedelim değil mi? Bugün devam eden Kurtlar Vadisi eski tadında
değil artık, o heyecan, o adrenalin pek yok. En son bölümde Memati ölecek mi
ölmeyecek mi sorusu tartışılıyordu. Açıkçası bu dizinin en önemli özelliği
nedir diye sorsalar, ünlü simaları yani ünlü oyuncuları bir çırpıda
harcayıvermesi derdim. Bu diziden hangi ünlü oyuncular gelip geçmedi ki,
saymakla bitmez; ama şimdi hepsi senaryo gereği toprağın altında. O nedenle
dizinin temel direklerinden olan Memati’nin d ölmesi çok uzak bir ihtimal
olmasa gerek. Yine de belli olmaz tabii, bakarsınız senaristler izleyicileri
dinler ve Memati’yi öldürmekten vazgeçer, kim bilir?
Bugünlük yazacaklarım bunlar, bir sonraki yazım ne zaman
olur bilinmez ama siz yine de sık sık sitemizi takip edin, bakarsınız bir an
eser ve yepyeni bir konuyla karşınıza gelmişim bile. Bir sonraki yazımda
görüşmek dileğiyle...